18 Ekim 2013 Cuma

Kısa bir gezi...

 2009 da geçirmiş olduğum motosiklet kazasından dolayı sağ ayak bileğimde kalıcı bir hasar oluştuğu günden bu güne maalesef ki uzun yol yürüme konusunda sıkıntılıyım. Bu nedenle doğada sessiz bir yürüyüşe hasret kalıyorum çok zaman. Hasretimi dindiren kısacık bir yürüyüşü sizlerle paylaşmak istedim.
Kurban bayramının 2. Günü akşamında aracımız ile Dere Köyü- Dikilitaş Yaylasına gecelemek için gittik.Gayet serin  sonbahar akşamına karşın  sobamızda yanan kuru meşelerin verdiği neşe içimizi ısıtıyordu.
Ertesi günü öğleye yakın bir saatte köyümüze geri dönüş için hareket ediyoruz. Yayla evlerinin görünmez olduğu yerde ormana doğru ilerlediğimizi gösteren tek tük ardıç ilkileri “bu toprak benim” dercesine sarmıştı taşı kayayı ve kayaların içinde ki bir avuç toprağı.
Yayladan aşağı doğru indikçe orman gürleşiyor ve çeşitleniyordu. Öyle bir vadi ki sağ tarafında kozalaklarındaki tohumlarını atmış ladin ağaçları, sararan yapraklarına veda etmek istemeyen meşeler ve her daim türül türül ardıç ağaçları. Sol taraf daha kayalık ve sarp olduğundan olsa gerek daha seyrek ağaçlar var. Genelinde ise karamluk dikeni ve bodur ardıçlar. Gevenlerin serdiği yorganın içinde filizlenen meşeler ve  nadiren dağ armudu.
Yollarımız maalesef bakımsız ve perişan. Kısım kısım düzgün yerler olsa da çıkıntı taşlar ve çukurların sık sık önümüze çıkıyor olması aracın ilerleme hızını düşürüyor. Belki ilk defa yolların bozuk olmasının iyiliğini gördüm. Aracın sol arka koltuğunda sararan doğayı gözlemlemek bambaşka bir şey. Her geçen yıl sayısı tehlikeli bir oranda artan kuruyup yıkılan ladin ağaçlarının açtığı alanda yeşeren meşeler. Adeta etrafı çevrilmiş düşman gibi meşelerin arasına sıkışmış ladinler…Suya ve toprağa kavuşmak için taşı delen ardıç ağaçları ve tüm bunların  bekçileri hayvanat.


İndikçe sıklaşan orman beni çağırıyordu adeta. Dağ başında insana, konuşmaya, dertleşmeye özlemle yolları gözleyen çoban misali çağırıyordu.  “ gel hele kulağına bir şey diyeceğim!” ben ise cinayet mahalinden kaçan  şahit gibi çaresiz ve suskun bakarak geride bırakıyordum onları. Bir bir şikayet edeceklerdi çünkü bana, daha gencecik fidanların tepesini kesen çobanları ve çocukları. Şikayet edeceklerdi bana, an dahi düşünülmeden atılan cam şişelerini, çocuk bezlerini…Benim verebilecek hiçbir cevabım yoktu ve kaçıyordum.

Sorkun köyünün üzerinde ise 30 sene önce gençleştirmek için kesilen meşelerin yerinden fışkırmış, adeta askeri birlik misali sık ve bir arada genç filizler.Bu ormanlarımızın varlığını korumamız lazım.
Sorkun köyünü geçiyor, Dereköy - Başköprü mevkisine geliyor ve kalan kısa mesafeyi yürüyerek tamamlamak için araçtan iniyoruz.
Yol boyunca Çarşamba Çayı ıslah çalışması  adına yapılan katliamın yaşayan şahitleri ve mağdurları  terk edilmiş bahçeler. Daha iki yıl öncesine kadar ekilen dikilen araziler  orantısızca tahrip edilmesinden  geriye kalan bir avuç toprak ise işlenmeye değer görülmediğinden bahçeler kaderine terk edilmiş. Bahçelerde kalan tek tük elma ve ceviz ağaçlarında da kahredilip  toplanmayan meyveler.

Araç yolundan çıkıp ormanın eteğinde ki patika yoldan devam ediyoruz.Dere köyünün koruluğu gür ve yaşlı ladin ağaçlarının  arasından sızan, ışığa doğru baş kaldıran genç fidelerden oluşur. Dağın eteğinde kısmen meşeler var iken yukarısı tamamen meşelik alandır. Burası Dere köylüsü için dokunulmazlığı olan adeta kutsallığı olan bir ormandır. Kimse bu ormandan evinde yakmak için odun kesmeyi aklından bile geçirmez. Tüyü bitmemiş yetimin hakkını bu ormanlık alandan öğrendim ben.
Koruluk ile Uluçay arasında kalan kısmında bölgemizde başka bir yerde hiç görmediğim adını, türünü bilmediğimiz bodur ağaçlar var. Yol boyu genç fideler,kuruyan meşe yapraklarının arasında pembe siklamenler ve sonbahar navruzları.. Yol boyu tadına bakılabilecek orman meyveleri, kızılcık, geyecek, yaban mersini, karamluk üzümü.
Doğa bize sayısız güzellikler sunarken biz kendimizi ne kadar doğaya verebiliyoruz? Doğamızı tanıyor, seviyor muyuz?
Hüseyin DUMRU.18-10-2013





ARILARDA KIŞ SALKIMI

www.aricilik.gen.tr sitesinde değerli arıcı büyüğümüzün emeğini sizlerle paylaşmak istiyorum.

http://aricilik.gen.tr/index.php?PHPSESSID=q009bm89qm2vcs63gkcj1e8k26&topic=1248.msg10314#msg10314


Okuduk, anlamaya çalıştık, anladığımızı sadeleştirmeye daha da anlaşılır hale getirmeye çalışarak toparladık. Bol itirazlı bir konu işte... 

Kış salkımı

Balarılarının önemli bir davranışı olan kış salkımı konusunda gözlemlerimiz yanında bilimsel gerçekleri de derleyip, toparlamak gerekiyor sanırım.

Kış salkımına giriş ve çıkışlar belirli bir süreç içinde gerçekleşiyor. Bu sürece etki eden en büyük faktör tartışılmaz ki çevre ısısıdır.

Kolonilerdeki salkımın oluşma zamanlamasına çevre ısısı kadar, kovan malzemesi de etkili görünüyor. 

Koloni gücü de salkıma girişte etkili bir süreç. Zayıf koloniler, güçlü kolonilere göre daha yüksek sıcaklıklarda salkıma geçiyorlar. Her dönemde güçlü kolonilerle çalışılması gerektiğini vurgulanmasının boşuna olmadığı görülmektedir.

Yavru Koruma Salkımı

Koloniler ilk salkım hareketini ise birçok kaynakta belirtildiğine göre çevre ısısı 17-18 °C’ ye düştüğünde gerçekleştirmeye başlıyor. Bu davranışa ise yavru koruma salkımı denilebilir. Bu sıcaklıklarda salkım yavrulu çerçeveler üzerinde küçük gruplar halinde görülmektedir. Bizlerde sonbaharda yaptığımız kontrollerde bu davranışları gözlemleyebiliyoruz. Bu durum çevre ısısının 14 °C altına düşmesine kadar süren bir süreçtir. Yavru koruma salkımı hava sıcaklıkları yükselse dahi, bozulmayan bir eğilim izlediğini de yine sonbahar kontrollerinde gözlemliyoruz. Bu davranışı salkım olarak değerlendirmediğimiz ve bu durumu genç işçilerin yavru bakımı olarak değerlendirdiğimizde bir gerçektir. 

Kış Salkımı
Çevre ısısı 14 °C altına düştüğünde kolonilerde salkım oluşturulmaya başlamaktadır. Petekler üzerinde koloni gücüne bağlı olarak top gibi bir grup oluştururlar. Bu topun ortasında genç işçiler ve ana arı bulunmaktadır.

Bu salkımın büyüklüğü, dış sıcaklığa bağlı olarak değişir. Yapılan araştırmada dış sıcaklık 18 °C’ den 10  °C’ ye düştüğünde salkımın 5 kat küçüldüğü bildirilmektedir. Bu durumu 5 çerçeve arının 1 çerçeve arıya dönüştüğü şeklinde de algılamamak gerekiyor. Salkım topunun küçülmesi demek, arıların birbirleri ile olan bağlarını daha da güçlendirmesi olarak algılanmalıdır.

Arıların vücut ısılarının normalde 27 °C olduğu bildirilmektedir. Vücut sıcaklıkları 15 - 17 °C düştüğünde tekrar kendilerini ısıtmakta oldukları bilgisi de ilgi çekicidir. Bu durum ancak salkımda değişiklik göstermekte ve vücut ısıları 6 °C’ ye kadar düştüğü ve buna dayanabildikleri bildirilmektedir. İlginç bir not olarak ise yavru yetiştirme döneminde ise arıların vücut sıcaklıkları 35,5 °C olduğu bildirilmektedir. Buradan hareketle hava sıcaklığı 36 °C üzerinde olduğunda arıların çalışması durmakta veya iyice azalmaktadır.
Yine arılar, kötü hava şartlarında ve 7 °C’ nin altındaki sıcaklıklarda uçuşa çıktıklarında kovana dönemeyebilirler. 

Salkıma girmiş bir kolonide, salkımın dış kısmında bir arı grubu salkım kabuğunu oluştururlar ve bu kabuk sayesinde salkım merkezindeki sıcaklığı 14-16 °C’ nin üzerinde tutmaya çalışmaktadırlar. Koloni yavru yetiştirmeye başladığında ise salkım merkezindeki sıcaklık yavrulu iki çerçeve arasındaki 33 – 36 °C arasında tutulmaktadır. Bal arıları salkım içerisindeki bu ısıyı, göğüs kaslarındaki maddeleri yer değiştirerek arttırdıkları ve ayarladıkları bildirilmektedir.

Dış ortam sıcaklığının -40 °C olduğunda yapılan bir araştırmada, salkımın merkezi 30 °C ölçülmüştür. Salkımın dışında ise sıcaklığın 10 °C’ye kadar düştüğü bildirilmiştir.  Yine aynı çalışmada kovanın iç duvarındaki sıcaklık dış sıcaklığa çok yakın olduğu bildirilmiştir. Strafor kovanların kışlamada tercih edilmeye başlamasının sebebi, kovan iç duvar ısısının ahşaplara göre yüksekliği gösterilebilir. 

Ayrıca dikkat çekici bir veri olarak ise çevrede oluşan her 8,3 °C değişiklik, salkım merkezinde 0,6 °C değişime yol açtığı bildirilmiştir.

Salkım kabuğunun dışındaki sıcaklık ise 7 °C altına düşmemesi gerekiyor ki düşmesi halinde salkımdan kopmalar ile birlikte ölümler görülmekte olduğu bildirilmiştir.

Salkımda da yaşamsal fonksiyonlarını sürdüren arılar, salkımdaki karbondioksit oranı yükseldiğinde salkım kabuğundaki arılar kanat çırparak havayı temizlemektedirler.

Salkım biçimi genelde oval olmasına rağmen balın konumuna göre de değişiklik gösterebilmektedir.

Soğuk havalarda kolonilerin açılmaması gerektiği halde, salkımdaki kolonilerimizden açıldığında salkımın dışındaki arıların kanat çırpmaları dikkat çekici olmaktadır. Bu davranış belki de dışarıdan gelen soğuk havayı salkımdan uzak tutmak için yapılmaktadır. 

Salkım oluşturulma gerekçesi
Arıların yaşaması için gerekli ortam sıcaklığı ve nemini elde edebilmek içindir. Salkım ortasındaki yaşamsal sıcaklığın sabit tutulması ya da korunması için ise salkım kabuğu oluşturulmaktadır. Isı düştükçe de oluşturulmuş olan salkım kabuğu daha da kalınlaştırılmaktadır. Burada en önemli bir etken ise salkımın stok besinlere ulaşabiliyor olması gerekmektedir.

Salkım merkezi
Salkımın merkezi ilk olarak en son yavrunun çıktığı çerçeveden başlayarak dışarıya doğru oluşur.

Özellikle yönettiğimiz yerli arılarda gözlemlediğimiz bir davranışı da paylaşmak gerekiyor.
Sonbaharda ilk teşvik beslemesi sonrası yavruyu 3. ve 4. çerçevelerden daha fazla duvara yanaştırmıyor ve duvarda 2 ballı çerçeveye diğer çerçevelerden bal taşıyarak bal stokunu arttırıyor. Kış mevsimi yaklaştıkça yavru faaliyetini azaltarak yavruyu 3. çerçevede sonlandırıyor. Bu çerçeve merkez olmak üzere salkımı ballı çerçeveye sırtını dayayarak kışlıyorlar. Bu gözlemlerimiz koloninin, kışlayacağı yeri çok önceden hazırladığına dair iyi bir örnek olarak gösterilebilir.

Salkımda ölüm ısısıSalkımın etrafında oluşturulan salkım kabuğunda sıcaklık -2,7 °C düştüğünde arıların kesin öldükleri bildirilmektedir. Ayrıca ana salkım topundan ayrı kalan işçiler ya da küçük gruplar hareketsiz kalarak, yeterli ısıyı sağlayamadıklarından ölürler.

Salkım oluşturabilecek minimum işçi arı sayısı
İşçi arı sayısı 50 ve üzeri ise salkım yapma davranışı görülmekte olduğu bildirilmekte ancak bu durum başarılı bir salkım ile kışlama yapabileceği algılaması yaratmamalıdır. Az mevcutlu ana arı yetiştirme kutularında da yaptıkları küçücük salkıma rağmen kışlatılmaya çalışılan kolonilerde kış aylarında bile dışarıdan besin takviyesi yapıldığını hatırlatmakta fayda var sanırım.

Salkımda nem ve transferi
Salkımın içerisindeki nem düzeyi, salkımın dışına nazaran daha az olduğu ve bu durumun merkezdeki arıların yelpazeleme ve titreşimleri ile salkım dışına doğru atıldığı bildirilmektedir. Çok tartışılan kovan içi nem konusunun yine salkımdaki arıların yaşamsal fonksiyonlarından sonra ortaya çıktığını da hatırlatmakta fayda var sanırım.

Salkım ve besin ilişkisi
Salkım hava sıcaklığına ve koloni gücüne bağlı olarak bal temini için diğer çerçevelere geçerek konumu değiştirebilir ve değişim ile birlikte salkım kabuğunda bulunan arılar değişme fırsatı bulurlar. Salkımın dışında olan arılar bu değişimlerde bal tüketerek vücut ısılarını arttırabilirler. Salkım yer değiştirip bala ulaştığında besin transferi salkımın merkezine doğru yapılmaktadır.  Bala ulaşma zorluğu olmasın tavrıyla full ballı çerçevelerin salkımın oluştuğu yerde arıcılar tarafından bulundurulması durumunda da sırlı bal üzerinde salkım gerçekleştirilme zorluğu görülmektedir. En iyi salkım alanı olarak, kemerleri ballı yavrulu çerçevelerin ideal salkım bölgesi olduğunu söyleyebiliriz. Bal kemeri ne kadar geniş ise, salkımın oluşturulduğu yer o kadar aşağıda gerçekleştirilmektedir. Kışın yapılan üstten kontrollerde hiç salkımın görülmediği kolonilerin kemerleri çok ballı çerçevelerden oluştuğunu söyleyebiliriz. Hatta bazen arıların öldüğü düşüncesine bile kapıldığımız olmaktadır. Arılar çerçevede balın bittiği yerden, çerçevenin altına ve diğer çerçevedeki arılarla birbirleri ile alt kısımdan bağlantılı durduklarını da gözlemleyebiliyoruz. 
Bal azaldıkça salkım yukarıya doğru gelmekte ve bağlantılar üstten de sağlanmaktadır. Bu yüzden arılar özellikle bez vb. örtülerle örtüldüğünde bez ile çerçeve üst çıtası arasına petek örerek geçiş imkânı yaratmaya çalışırlar.

Yine gözlemlerimize göre ilk salkımlar kovanın ön kısmına yakın yerde yapılmakta ve kışın ilerlemesi ile geriye doğru hareket etmektedirler.

Güçlü kolonilerde yapılan salkımların bu yer değiştirmelerini daha kolay yaptıkları ve ısı üretmekte daha az enerji harcadıklarından daha az bal tükettikleri bir gerçektir.

Sonuç olarak kışa zayıf olarak girecek kolonilerin birleştirilmesi, sonbaharda iyi bir sıkıştırma yapılması ve kovan içi bölme tahtası kullanarak kovan içi alanın daraltılmasının amacı koloninin iyi ve güçlü bir salkım oluşturmasına yardımcı olmak içindir.


Salkımda ölüm
Kış salkımı en sıkı haline ulaşmasına rağmen ve düşük sıcaklıkların uzun süreli olması ile salkımın hareket kabiliyetini kaybetmesi sonucunda salkımın besin kaynakları tükendiğinde ve kovanda diğer yerlerde bulunan bala ulaşamadıklarında, açlıktan kaynaklanan ısı üretememe sonucu ölümler başlar. Salkımın bulunduğu bölgede bal bitmesiyle başlayan sorun, ancak sıcaklığın yükselmesi ile gevşeyen salkımın ballı bölgeye yer değiştirmesi sonucu aşılmakta ve yeni salkım bu ballı bölgede devam etmektedir. Bu yer değiştirmeyi olması gerektiği gibi yapamayan koloniler ise kolonide bal olmasına rağmen ölürler. Bakıldığında kolonide bal olmasına rağmen ulaşamadıkları için koloni ölümü gerçekleşmiştir. Bu durum bizlerin neden sonbaharda koloni sıkıştırması yaptığına ve stok beslemeyi sıkıştırma sonrası yaptığımıza da iyi bir gerekçe olmaktadır.

Salkımda Yavru Üşümesi
Genellikle erken ilkbaharda, yavru yetiştirme sırasındaki ani ısı düşmelerinde, arı salkımı küçülür ve salkımın dışında kalan yavrular uygun sıcaklığı bulamadıklarından üşüyerek ölürler. Bu durum yine sonbaharda yapılan sıkıştırma işlemi ile birlikte erken baharda koloni kontrolleri ve gerekirse tekrar bir sıkıştırma yapılması gerekliliğini bizlere göstermektedir.

Sonuç olarak sonbaharda iyi sıkıştırılmış ve teşvik beslemesi yapılmış, varroa mücadelesi etkin biçimde yapılmış, teşvik beslemesi sonrasında ortaya çıkan kadroya göre yeniden bir sıkıştırma ile yapılmış ve stok beslemesi sonucu yeterli bal stokuna ulaşmış koloniler bugünlerde güçlü bir biçimde salkımlarını da gerçekleştirdilerse korkulacak bir durum yoktur. 

Bir dikkat edilmesi gereken durum olarak gördüğümüz bir konuyu da paylaşmalıyız.
Son günlerde dikkatimi çeken bir olay olarak, varroa mücadelesi kapsamında salkımdaki kolonilere düşük dış sıcaklıklarda hatta negatif sıcaklık değerlerinde oksalik asit uygulaması yapılması konusunda önerilerin olduğu ve arıcılarında negatif sıcaklık değerlerini arzular halde bir beklentinin oluştuğunu gözlemliyoruz. Bu konuda arıcıların dikkatli olması gerektiğini hatırlatmak gerekiyor sanırım.

Sıcaklığı muhafaza etmek için konumlanmış bir arı grubuna yani arının salkımının üstüne dış sıcaklık düşük olduğu anda verilen sıvıyı tolere etmekte sıkıntı yaşayabilirler. Özellikle sıvının ılık olması gerektiği konusunda yapılan uyarılara ne kadar uyulabileceği de tartışmalıdır. 

Ayrıca salkımdaki her koloniye bu uygulama yapılırsa, özellikle zayıf kolonilerde temizlenme konusunda sıkıntılar yaşanabilir.

Bu tür uygulamaları yapmadan önce mutlaka küçük bir grupta denemeler yapılmalı ve bilahare denenmelidir. 

Bu uygulamanın yapıldığı bölgedeki gündüz-gece ısı farklılığı ile sizin bulunduğunuz bölgede gündüz-gece ısı farklılığı ve koloni güçleri en çok dikkat edilmesi gereken unsurlardır.  Özellikle karasal iklimlerde gündüz sıcaklığı -1 °C iken gece – 20 °C olabilmektedir. Dozaj ve sıvının ısı ayarı yapılamadığı durumlarda önce işçi arı ölümleri, bilahare koloni ölümleri görülebilir. Yapılacak tüm işlemlerde söylenenlerin doğruluğunu kendi mantık sürecinden geçirmeden uygulamayınız.

18 Ocak 2013 Cuma

KIR ATEŞİ..

Ben bu "kamp " kelimesine karşıyım aga. Dağda konaklama olmuş kamp.. Neyse konumuz o değil

Öncelikle ne için ateş yakacağız ona karar verelim. Diyelim ki geceleyeceğiz. Üşümememiz gerekiyor bunun içinde  yatacağımız yerin yanına bir ateş yakmak gerekiyor.

Öncelikle yer seçimi çok önemli. Eğer bir vadideysek kamp yerimiz mümkün oldukça rüzgar görmeyen sırtlar tercih edilmeli. Soğuk hava daima geceleri düze çöker, üzerinize çiy yağması mümkündür.

Mümkün mertebe konaklayacağımız yeri gündüz gözüyle görmek gerek. Bir kaç sene önce gece vardığımız yerde bulduğumuz yere konaklamıştık. Sabah gün ışıdığında fark ettik ki mezarlıkmış:)

Tembelliğe müracat etmeden önce konaklayacağımız yerde bizi rahtasız edecek taş kaya çakıl mümkün olduğu kadar doğanın yapısını bozmayacak şekilde toplanıp etrafımıza duvar  örer gibi yığmalıyız. Bu taşlardan öreceğimiz küçük setler rüzgarın etkisini kıracaktır.

Ateş yakacağımız yerin en az 1 mt çapında yanıcı, yakıcı, parlayıcı, ve patlayıcı hiçbir şey bırakmayın. Rüzgarın estiği yöne çadırımızı kurup ateşi en dış çembere yakmalıyız ki rüzgar şiddetlenirse tehlike yaşamayalım.

Ateş yakılacak zemin ıslaksa zemine döşeyeceğimiz taşların büük faydasını görürüz. Mümkünse 5 cm derinliiğinde açacağımız bir çukurun içini 3-4 cm kadar taşla döşeyip üzerine yakalım. Unutmayalım ki açık havada yanan ateşin ısısı uçup gider fakat, zemine yerleştirdiğimiz taşlar ısıyı emerek daha fazla ısınmamızı sağlar.

Ateşin etrafını aralıklı olarak taşlarla örmeliyiz. Bırakacağımız aralıklardan giren temiz hava yanmayı sağlarken  bizlerinde ısınan havadan istifademizi arttırır.

Ateşi daima ince çalıllar yahut ot çöpleri ile yakmaya başlayarak inceden kalına geçerek yakmalı ve sönmeden ateşi muhakkak beslemelidir.

Devamı gelecek







29 Aralık 2012 Cumartesi

Dağa çıkarken.

Dağa, kıra çıkarken yanımıza neleri alabiliriz? Neleri doğadan elde edebiliriz?

Dağa çıkma amacımızın bilincinde bir çanta hazırlamak hem taşıyacağımız ağırlık hemde ihtiyaçların giderilmesi bakımından önemlidir. Çünkü standart bir çanta daima eksiktir.

Benim gezilerimin çoğunluğu daha önceden öngörülmüş ve en fazla 2 gecelik gezilerdir.

Üzerimde:
 1)Sağlam, et kalınlığı en az 3 mm keskin bir bıçak
2) ateş başlatıcı( çakmak kibrit)
3 Cüzdanımda ve kol çantamda en az 10 adet tekli yara bandı ve bistürü.
4:) Küçükte olsa bir iğne ve biraz iplik.


Çantamda:

1 kapanabilir testere, bıçkı














10 metre sicim











30 metre çamaşır ipi


en genişinden  çöp poşeti topu










 badana naylanu












el sabunu










çakmak taşı











bıçak










20*2*2,5 den küçük olmamak kaydı ile iki adet tahta yahut çubuk.

Düdük.











kafa feneri ve yedek pil












iyi istiflenmiş bez.

Ağrı kesici
helva










12 Kasım 2012 Pazartesi

KÜL DURUSU YAPIMI.

Çocukluğumun hayal mayal, çok silik olsada hatırladığım devrelerinde Çarşamba Çayının yanında 'çamaşırhane'ler olurdu. Dere kasabasında bildiğim iki çamaşırhane vardı. Birincisi köyün hemen girişinde Aşağı Caminin lojmanına bitişik, diğeri İmam Böğedi köprüsünün  güney ayağında. Kadınların tokurcak ile çamaşırları dövdüğü bir taş, su ısıtmak için kazanların konduğu üç-dört ocak ve temiz su girişi kirli su çıkışı.. Gayet basit bir yapıydı.

Kadınlar bir önceki çamaşır yıkama işinde kullandıkları suyu ısıttıkları kazanın, altında yanan ateşten geri kalan külleri, ince bir elekle elerlerdi. Sonrasını tam hatırlamasam da çamaşırda kül kullandıklarını biliyorum.

Rahmetli komşumuz vardı. Garaca abıla. Ayşe UÇAR. Aslında garaca lakabı kocasına aitti. Kocası vefat edene kadar "Sorkunlu" diye hitap ederdik. Rahmetliği bir gün Dalamaz'da ocaktan eline aldığı kül ile elini yıkarken görmüştüm.  Meraklı bakışlarımı fark eden teyze gülerek. " eveli sabın mı vardı sanırsın? Aha böyle külle, çivit otuyla yıkardık ellerimizi,  gaysumuzu ( giysi)." dediği hep aklımdadır. Ne zaman ki çok zaman sabun taşımam, dağda bayırda ellerim yağlansa külle yıkarım. Sabun kadar olmasa da dağda iş görürdü.

www.bıcaksanati.com sitesinde Manda Boynuzu Nasıl İşlenir sorusuna cevap ararken  yıllar önce görüp anlamlandıramadığım kül mevzusu çözüme kavuşmuştu.

Anadolu'da yaygın bir  kullanım alanı olan "kül durusu" şöyle oluyormuş meğer.

Tercihen meşe külü bulunup külün üzerine yine tercihen yağmur suyu dökülerek meydana gelen karışımı su  koyulana kadar karıştırıp,yüzüne vuran kömür vs, leri alıp dinlenmeye bırakıyoruz.Bir gün sonra tabana çöken külün üzerinde, şerbet kıvamında ve gayet kaygan bir sıvı elde ediyoruz. Yani kül durusu.

Peki bu kül durusu sadece temizlik amaçlı mı kullanılıyor Elbette değil. Biz bu dede yadigarı formül ile bıçak saplarında kullanmak üzere sakladığımız boynuzları sırası ile yumuşatma, kalıp verme işleminde kullanacağız. Şöyle yapacağız. Elde ettiğimiz kül durusuna boynuzu bırakaracak, zaman zaman istenilen yumuşaklığına kavuşup kavuşmadığını kontrol edeceğiz.

Bu işlem bize  geleneksel olarak kömür ocağında yapılan ısıtma işlemine alternatif olacak. İlk denememizi yaptık. Aşamalar ve sonucu paylaşacağım.




2 Ekim 2012 Salı

Kuşçalı Hasan Usta


Konya-Bozkır’ın 7 mahalleli 451 nufuslu köyü Kuşcaya gidiyoruz.

 Arkadaşlarım Mehmet Ali Palabıyık ve Yakup Çetin İle birlikte Bozkır-Konya minibüslerine binip Aydınkışla köyüne varmadan 500 metre geride Kuşça Sapağında araçtan inip yürümeye başlıyoruz.


İlk hedefimiz Kuşca köyü sınırlarında bulunan ve Mavi Boğazı tepeden gören Palamutlu burnu.


 1,5 km  yayan ilerlediğimiz yolu otostop yapıp çevirdiğimiz bir kamyonetle devam ettik. Tahmini olarak yolda inip daha önce hiç gitmediğimiz ve rehberimizinde sadece mevkisini bildiği Pelitli Burnu aramaya başladık. Mavi Tünel inşaatının hemen üzerinde idi aradığımız yer. Tünel çalışması boyunca kırılan taşlar makinelerin çıkarttığı tozlar etraftaki bitki örtüsünü kaplamış. Tarife uygun olarak bulduğumuz ya da o bölgede “burun “ diye adlandırılabilecek tek yapıdan Mavi Boğazı seyre durduk.


BSA ( Beyşehir Seydişehir Apa) Kanalından su akışı kesilince geriye sadece Bozkırdan çıkan suyun beslediği bir Çarşamba kalmış. Cılız bir çocuk gibiydi adeta. Üstüne üstelik üzeri toz kaplanmış. Oysa ki Mavi boğaz cennetten bir parça gibidir baharda. Coşkun suyu, yeşilin her tonu. Ve cıvıl cıvıl kuşlar.Mavi boğazın hayalimde ki resmini korumak amaçlı çok oyalanmadım Palamutlu burnunda.



Kuşca Köyünün aşağılarında bir yerde tarlasından iki eşeği ile çift sürmeye çalışan bir kadın takıldı gözümüze.Klasik fotoğrafçı modunda geçip birkaç kare fotoğraf çektik.



 Çektiğimiz fotoğraf aslında bize ve anlamak, görmek isteyenlere Bozkırı anlatıyordu. Bozkırın insanının azmini ve çaresizliğini. Yahut çaresizliğin azmini.  Bilişim çağında bir kadın düşünün.  Önünde iki merkep ve, merkepleri kontrol etmeye yarayan urganı boynuna dolamış. Bir elinde sabanın ipi diğer elinde değnek. Öğle sıcağında toz duman altında.  Yüzündeki tebessüm ve hayatla samimiyeti işlediği topraktı adeta. İşledikçe can buluyor işledikçe can veriyordu.


  O arada eşi çıka geldi. Anlaşılan nöbetleşe çalışıyorlardı. Arkadaşlarla konuşup sohbet ettiler. Ben yukarıdan izliyorum sadece. Köyün ikramı candan olurmuş, hemen çay koyalım, çay içelim diye teklif etselerde geri çevirdik. Susadığımız için çeşme sordum, hemen 20 metre aşağıda hafriyatların arasında bir çeşme tarifledi ” kurumadı ise orda var” Maalesef çeşme kurumuştu. Daha doğrusu hafif bir sızıntı yalağında birikmiş arılar ve sineklere su veriyordu sadece.


Güneş tepemize dikildi. Aylardır yağmur yüzü görmeyen tabiat adeta gevremişti. Köyün en aşağısında ki mahalleye girdik. Biraz yürüdükten sonra bir sarnıç bulduk. Bu köyde neredeyse her mahallede en az iki sarnıç var. Sarnıcın hemen yanı başında sarnıçtan su çekmek için kullanılan mancırıka benzer bir sistem var.



 Muhtemel 8-10 metre yüksekliğinde bir ağacın çatalına yine 8-10 metrelik başka bir ağaç oturtulmuş. Ağacın dip kısmının ağırlığı ile uç kısmına bağlanan kovanın su dolu ağırlığı nerdeyse bir birine eşit. Bu sayede 5 metre derinden su çekmek daha kolay hale gelmiş. İlk kovanın suyunu kısmen bulanık olduğu için hemen yanında ki yalağa döktük. İkinci kova daha durlanık çıktı ve üçüncü kova hem pırıl pırıl hemde buz gibi bir su ikram etti bize. Biraz soluklandıktan sonra yolumuza devam ediyoruz.



Bizi köyüne davet eden ve rehberliğimiz yapan Mehmet Ali telefonla demirci ustası Demircilerin Hasan Usta ile görüşüp müsait olup olmadığını sordu. Ustamız müsait olduğunu bildirdikten sonra ustamızın atölyesine yöneliyoruz. Bu arada yolda sohbet ederken köyün yedi mahalle sininde yedi ayrı yöreden insanlar olduğunu öğrendim.














Ustamız hemen ocağını yakıp işe koyuldu.


 Çünkü normalde o saatlerde köyün başka bir ihtiyacı için çalışıyordu. Köylerinde bulunan cenaze yıkama aracı için küçük bir garaj yapıyorlardı ki biz çalışmalarını böldük.

Hasan amca, Hasan Özdemir, 40 yılı aşkın bir süredir dedesinden babasına babasından da kendisine kalan bu mesleği yaşatmaya çalışan bir el emekcisi… Atölyeyi tarıyorum gözlerimle.  Atölyede hem eski teknoloji hemde yeni teknoloji ürünü bir sürü alet var.  Anlaşılan o ki Hasan amca miras konducu değil, ufku olan bir zanaatkâr.















 Bir yandan sohbet ediyoruz bir yandan ustamız çalışıyor. Eline aldığı bir kazmanın ağzını düzeltiyor. Bizde” yületmek” derler bu işleme. 







Eğeleme değilde yenileme gibi bir şey. Hazır yana n ocağı bulmuşken değerlendirmemek olmazdı. Yanımda getirdiğim ck67 lamadan çıkardığım profili gösterdim ustaya.

 –Müsaadenle bende bunu işleyebilir miyim?


 Ustam kabul etti ve yanan közün içine yerleştirdi bizim bıçağı. Nar gibi kızaran parçayı çekiçlemeye başladı. Hani yufka yaparlarken hamur oklavanın altında nasıl açılıyorsa ustanın çekicinin altında da çelik hamur olmuştu adeta.



İkinci defa ocağa verdiği çeliği dövme sırası bana gelmişti. Keser ile çivi çakar gibi 90 derecelik bir açı ile sallıyordum ki çekici.. Ustam el koydu duruma. 







-Öyle değil! diyerek eline aldığı çekicin bir ucunun örse değdiğini gösterdi. "Böyle yapmazsan ağzı kopar parçadan" diye de öğütledi.




İyi kötü istediğim yapıya getirdim dövdüğüm çeliği. Hoşuma gitmişti. Yolda misket bulmuş çocuk gibi neşelendim.












Ustamız elindeki işine döndü. Çeliği işlemenin, su vermenin hassaslıklarından bahsetti. Hiç duymadığım ikide ısıl işlem terimi öğrendim. Çiğdem tavı, navruz tavı.. Balta ve tağra için ayrı kazma ve nacak için ayrı tav oluyormuş. Yenileme işini bitirdiği kazmanın ağız kısmını usuldan suya daldırdı. Bir iki saniye bekledi çekti. Sonra 5-10 saniye sonra yeniden suya soktu usul usul. Şaşırmıştım. Gerçekten nevruz rengi vardı kazmanın ağzında.  Acaba meneviş miydi bu işlem?


Anlatırken ‘kartal tozu’ diye bir kelam çıktı ağzından. “Şimdi boraks diyorlarmış dedi. Bizim buralarda taşının alır döğer toz ederdik. Kaynağın hasını yapar ama zahmetli iş.”  Köyde bir yer tarif etti orada ocağı varmış.
Hasan amcada bizim gibi bıçak sevdalısı imiş. Gün olmuş işini tamamen bıçak ve silah tamirine döndürmek istemiş. Akıl danıştığı ustası” aman haa, evinde huzur istersen sakın o işlerden.  Devletin yapma dediğinin yanından bile geçme”  salığı verince vazgeçer. Değilse en kralını yapardım her türlü hancerin mekanizmanın diye  tok bir ses ile ekliyor.



Hasan ustanın üç oğlundan en büyüğünün emekliliğine az kalmış. Emekli olunca belki köye gelecek bu mesleği sürdürecek diye düşünüyor. Ve ekliyor.
- Bu meslek yeryüzü var oldukça kaybolmayacak bir meslek. Ama olduğun yerde saymayacaksın çağın ihtiyacı ne ise ona cevap vermek için hem kendini hem malzemeni yenileyeceksin. Gün geldi bir liraya yaptığım iş için bin lira harcadım. İşine sahip çıkarsan bu dağlarda demirden çok ekmek yersin. Buralarda toprak az, dağın daşın içinde. Tarım makineleri buralara giremez. Bu sebeple bu topraklarda yaşandığı sürece usta bir demirciye hep ihtiyacı olacaktır. Gözün tok olursa, aç gözlü olmaz, yaptığın işe değerinde paha biçersen müşteri seni arar bulur, sen müşteri derdine düşmezsin. Bak ben kırk yıldır bu işi yaparım hiç pazara mal götürmedim. Müşterim geldi beni buldu.









Tezgâhın üstünde iki tane nerdeyse yarım metrelik törpü göze çarpıyor. Ustamız kendisi yapmış, 



Eski eğeyi yumuşatıp çivi ile iz açarak 20 sene evvel yapmış ve halen kullanmakta.










Ustamızı daha fazla işinden alıkoymak olmaz deyip müsaade aldık. Giderayak iki salkımda üzüm nasip oldu bize.














Ustanın atölyesinin hemen 50 metre altında bir ulu ceviz ağacının gölgesinde  yemek hazırlığına başladık. 



Ammeye ait olan bu cevizin hemen yanı başında görkemli bir taş duvarı olan çeşme duruyor. Bu bölgede gördüğüm tek akar su.





Menüde Cuma pazarında sabah 5 tlden satılırken ikindi üzeri 2,5 tlye düşen hamsi vardı. Hamsi ızgara ve külde gumpir( patates)






Üç kız çocuğu birde 4-5 yaşlarında haşin bakışlı oğlan geliyor aşağı bahçelerin içinden. 


Çocukların  bohça  gibi yaptıkları elbiselerinde bir şeyler vardı anlaşılan. Ceviz toplamadan geliyorlardı çocuklar. Kucaklarındaki cevizi görünce neden bu cevizden toplamadıklarını sordum- bu ceviz daha iyi dediler.




Gölgelendiğimiz ceviz ağacı  bereketli bir yıla girmişti anlaşılan. Her dalda üçer beşer ceviz.
Çocukların fotoğrafını çekmeye başladık. Neşelendiler.


 Onların yüzüne  yansıyan gülümsemeyi bizlerde kadraja almaya çalıştık. Sanki manken gibi poz veriyorlardı. Karşıdan bir ses, çocukların annesi  cocuğa çağırıyor.
 Eve gel.
-         Ben fotoğraf çekiniyorum anne gelmem
-         - kimmiş onlarda neye çekerlermiş sizin fotoğraflarınızı.
Devreye Kuşcalı arkadaş girip niyetimizi ve kimdiğimizi anlattı. Teyzemiz bir ihtiyacımız var mı yokmu diye sordu sağolsun. Tuzumuz yoktu.Tuz istedik yanında çayda bulduk. Izgaraya döşediğimiz hamsiler pişince ızgaradan kaybolması anlık oldu.:) Midelerde yerini  buldu. Kalan köze- küle gömdüğümüz  patatesler ala küllü ne tatlıydı bilenler bilir.
Son olarak hasan ustanın verdiği üzümleride tatlı niyeti ile yeyip bu günü kapattık.

Bizlere bu dolu dolu günü yaşama fikrini sunan arkadaşımız , Kuşcada yaşamasa dahi gönlü Kuşca dolu olan Mehmet Ali PALABIYIKa teşekkür ederim.




 

3 Mayıs 2012 Perşembe

Hesapsız Yollar


Karar sabah alındı. Konya’nın Bozkır İlçesinden yola çıkılacak, Dere-Sorkun-Çağlayan Yaylaları Sarıot Gölü ve yaylası Çağlayan Göleti, Aygır Gediği güzergâhı gezilecekti.
4*4 Aracımızı bir garibana bağışladığımız için Çinlilerin sayesinde doyasıya gezi yaptığımız çin işi motosikletime bir heybe, heybenin bir gözüne motosiklet malzemeleri, diğer gözüne 2,80 tl lik bir kangal sucuk 3 patates, kara çaydanlık çay şeker bardak ve su bidonlarını atıp düştük yollara.
Bozkırdan Dere yoluna saptık. 



Sırası ile Çağlayan, Dere ve Sorkun kasabasının asfaltlarını ağlattıktan sonra taşlı tozlu yayla yollarında biz ağlamaya başladık. Yolda bir yerde durup yakacak topladıktan sonra yola devam..














25-30 dakika süren zorlu bir tırmanıştan sonra Dikilitaş Yaylasına varmadan 1-2 km geride bulunan tarihi Sarnıçı görmek ve görüntülemek için mola verdik.



 Sarnıcın yapılış tarihi hakkında net bir bilgiye sahip olmasak da mimarisine baktığımız zaman Selçuklu mimarisine benzemektedir. Sarnıç taş ve harçtan örülmüş 3 kemer üzerine inşa edilmiş. İçerisinde suya rahat ulaşabilmek için tahtadan bir yol yapılmış olduğunu belki yüzlerce yıldır suyun içinde bekleyen kazıklardan anlamak mümkün. Sarnıcın iç ısısı muhtemel 5 derecenin altında sabit duruyor. Sarnıcı görüntüledikten sonra yolumuza devam ediyoruz.






Yol boyunca ardıç ve pür (göknar) ağaçlarının kokusu ile kekik kokuları bir birine karışmış bir şekilde soluduğumuz her nefesi daha çekilesi hale getirmişti. 







Nihayetinde yayla gözüktü. Yaylada çok sayıda örme ev ve daha çok sayıda beton evler var. Birkaç tanede villa tarzı bina görmek mümkün.  Yayla yeşil beyaz bir örtü bürünmüş adeta. Karın kalktığı toprak örtüsünü hemen yeşillikler, çiğdemler ve daha sayısız çiçekler kaplamış.


















 En güzeli de sarıçiğdemler. 





Bahar gibi, toprak gibi salmış kokusunu etrafa..Yayla evlerini kontol etmek için 3 aile gelmiş.. Yalnız değiliz yani…
Dikilitaş yaylasında ki işimiz bitmiş ve yaylanın hemen aşağısında ki “Uzun Yazı”  ve oradan da Sorkun Yaylası yolunda ilerliyoruz. Yolun birkaç yerinde 1-2 metre kar kütlesini kaldıran dozerin açtığı gedikten geçiyoruz. Zirve bir yerden güzergâhımızı kontrol edip inişe geçiyoruz.







Sorkun yaylasında hiç kimse yok. İnmeye devam ediyoruz. Hemen solumuzda bir mermer ocağı var. Kırmızı mermer çıkaran bir şirket belki 6-7 yıldır burada mermer çıkarmakta.  Mermer ocağını geçiyoruz. İlk sapaktan sola dönüp dipsiz göle doğru ilerliyoruz. Dipsiz gölden ve dağlardan gelen kar suları kıvrım olmuş akıyorlar Süleğe doğru. 
Kıvrılan yollar nihayetinde bizi Torosların zirvesinde adeta bir nazar boncuğu gibi duran Dipsiz Göl’e götürdü.
 Yaylalarda ki betonlaşma burada üst seviyede.. Güzelim doğa betonların boğuculuğuna teslim olmuş.




 Adına efsaneler dillenen göl hakkında bildiklerimi yazacak olursam. Halk efsanesi olarak oluşumu hayvanlarını yatırmak için gece yarısı ovaya gelen çoban sabah baksa ki hayvanlarını yatırdığı yerde hayvanları yerine göl durmuş. Gölde çok büyük balıklar varmış. Göl birisini yutacağı zaman düden oluşturur ötermiş. Eğer göle bir hayvan kurban edilmezse muhakkak birisini yutarmış. Çeşitli nedenlerle suya giren ve boğulan insanlar olmuş kimi zaman boğulanlara ait cesetler tüm aramalara rağmen bulunamamıştır. Bu nedenden dolayı bu ad verilmiş olsa gerek. Öte yandan Selçuk Ünv tarafından yapılan bilimsel çalışmaya göre ise gölün en derin noktası 17 metredir. Bana sorarsanız ben 50 metre civarlarında bir obruk gölü derim.



Vakit öğleyi geçmiş. Midelerden açlık sesleri gelmeye başlamıştı. Yoldan topladığımız çalılarla ateşimizi yakıp çay koyduk. Çayın yanında ince dilimlenmiş patates ve kalın dilimlenmiş sucuk şiş var. Çayı demledikten sonra ocaktan indirip yerine şişlerimizi koyduk. Hemen on dakikada az çiğli patates yanmaya yüz tutmuş sucukla ekmek arası yapıp çay eşliğinde karnımızı doyurduk. Yola devam...

Karacahisar yaylasına geliyoruz. Çok şükür ki burada beton bina nerdeyse yok denecek kadar az.
Karacahisar Yaylasını geçiyor Sarıota doğru ilerliyoruz.



 Yolun hemen solunda yine halkın inanışına göre böbrek taşlarını döktüğüne inanılan bir çeşme mevcut. Çeşmenin hemen üstünden adeta küçük bir dere olmuş akıyor kar suları. Bizde şifa niyetiyle besmele çekip sularımızı doldurduk.





Yolumuzu yatağını aşmış Sarıot Gölü kesiyor… Yol bitti. Geri dönmeyi hiç istemiyor canımız. Bir ön incelemeden sonra sulardan geçebilirsek dağı aşırıp yeniden yola inebileceğimiz kanaatine ulaştım. 


Bata çıka da olsa suyu geçtik. Motosikleti geven dikenlerinin arasından 45 dereceden dik olan tepelerden aşırtıp  yola indirmeyi başarmıştım. 



Bunu başarmıştım ama yolumuzu göl suları yeniden kesmişti… 


Tekrar tepelere çıktım. İnecek bir yer bulana kadar çok uğraştım ve nihayetinde buldum diye seviniyordum ki… Maalesef yol burada bitmişti… Su geçilecek gibi değildi. İki seçeneğimiz vardı. Ya geldiğimiz yoldan geri dönecektik ki bu bana göre değildi ya da dağların dibine doğru nereye gittiğini bilmediğimiz yoldan devam edecektik. Arkadaşımda benim gibi düşünmüştü. Yolda ilerliyor ama bir yandan da yolun ilerisinin kapalı olabileceği şüphesi moralimizi bozuyordu. . En kararsız olduğum yerde yeniye benzeyen bir teker izi vardı. İzi kontrol ettiğimde izin bir gün öncesine ait olduğunu anladım. Sevindik bir an. Açık bir yol bulmuştuk. Yoldan ilerliyor fakat yolun bizi nereye götüreceğini bilmiyorduk.
Anlatılanlardan aklımda kalanlara göre bu yol bizi Üçpınar Yaylalarına, Tufan Deresi’ne götürecekti. 



Yol boyu kardan ve fırtınadan yıkılmış ağaçlar vardı. Biraz ilerledikten sonra bir ev gördük.. derken bir tane daha, bir tane daha.. Ve yaylada bir araç.. Yani insan… Bir yerleşim yeri görmek insanı ne kadar mutlu edebilirse ondan çok daha fazla mutlu etmişti yolu sorabileceğimiz birilerini görmek.
Yaylanın girişinde hanaylar vardı. Ve her hanayın üstünde bakımlı olduğu anlaşılır kütükler vardı.. Tam arı bakılacak bir yerdi burası. Bahçelerde genelde kiraz dikili. Alçaklarda son kirazlar toplanırken burada daha yeni çiçeğe düşecekti kirazlar. Kirazlığın birinde ağaçlara bordo bulamacı atan bir kadın ve erkek vardı. Yaklaşıp selam verdim. Hemen Bozkır’a nasıl gidebileceğimiz sordum. Aldığım cevap çok güzel bir yol tarifi idi… Teker izini takip et! Bizde öyle yaptık. Düştük teker izinin peşine…
 
 Gece karanlığına kalmak, yol yürümek bunlar değildi kafamıza takılan, canımızı sıkan.Motorsikletin heybesinde hipotermi battaniyesi vardı iki tane.. En kötü ihtimalle bir yerlere bir ateş yakar yanına kıvrılırdık. Lakin hiç kimse nereye gittiğimiz bilmiyordu. Aniden karar verip düşmüştük yola… sevenlerimiz merak ederdi.. Derdimi bu.

Yolun hemen bir köye çıkmasını bekliyor umut, ediyorduk. Çünkü yakıtımız az kalmış, telefonlarımız çekmiyor ve hava kararmak üzere idi..Lakin yol uzadıkça uzuyordu sanki… Anlatılanlardan aklımda kalana göre  geçtiğimiz yer Tufan Deresi olmalıydı..



 Her yerinden su çıkıyordu adeta.. Yemyeşil çimenler ihtityarlamış söğüt ağaçları ve bir birinden uzun hatılı olan çeşmeler… Yaz başlangıcında gezip görmek gerekirdi buraları. Şimdi seyir zamanı değildi. İleride bir yaylanın daha içinden geçiyorduk ki yolda yürüyen birkaç bayanı durdurup “ Üçpınara ne kadar kaldı ?” diye sorduğumda aldığım cevap ürkütücü idi.. “Bir saat kadar daha gideceksiniz” Kadına teşekkür bile etmeden hızlı bir şekilde  yola  devam ettim. Kendi kendimizi teselli ediyorduk. “bence kadın yanlış söyledi yaya olarak bir saattir…”
Geçtiğimiz bitmek bilmeyen yollar bulutların arkasından pis pis sırıtan güneş kadının haklı olduğunu anlatıyordu bize… Tufan deresinde öyle bir su akıyor ki Çarşamba Çayından farksız.  Bir yerde akan su yar yapmış kendine 8-10 metrelik bir şelale oluşmuş… Manzara güzel ama akşam olmak üzere…



Yolda önümüze bir taksi çıktı. Hemen taksinin önüne geçtim ki yakıtımız biterse bizi medeniyete götürecek bir aracımız olsun. Gerçi bir ara kontrol etmiştim. Yakıt durumumuz bizi en az bir saat daha idare ederdi ama temkin gibisi de yoktur tabi ki… Dayanamayıp aracı durdurduk. Sorumuz aynı 
- Bozkır’a daha ne kadar var?” Adam bizden şüphelenip iyice bir süzdükten sonra 
-siz nerelisiniz?
- Bozkırlıyız. Deyince şaşkın bir ifade ile
- Bozkırlı olup da nasıl bilmezsiniz buraları?
-Bilmiyoruz..Bilsek sormayız…
-Nerden geldiniz buraya?
-Sarıot Tarafından.
- O yol açık mı? Nasıl geldiniz?
-Orası uzun hikâye dayı ama yol kapalı… Şimdi bizim daha ne kadar yolumuz kaldı.
- en az yarım saat…

Yola devam ediyoruz.15-20 dakika sonra Soğucak olduğuna kanaat getirdiğimiz bir köy çıktı karşımıza.. 

Evet, burası Soğucak Köyü idi… Artık bildiğimiz bir yola girmiştik. 




Soğucak köyünün üstünden akan bir şelale son fotoğrafladığımız yer oldu. Asfalt yola kavuşmanın, mutluluğu bambaşka idi…


01-05-2012 Hüseyin DUMRU

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More