28 Ekim 2010 Perşembe

Bir telefon geldi. Arayan Yakup Çetin arkadaşımdı.  Söğütlü bir abi seninle tanışmak istiyor müsait olunca gel tanışın dedi. İş çıkışı yanlarına gittim. Tanıştık. İnternetten fotoğraflarımı gördüğünü ve beğendiğini ifade ettikten sonra Köy Köy Bozkır Fotoğraf Arşivi projeme devam edip etmediğimi sordu. Bende imkânlar el verdiği sürece devam ettiğimi ve edeceğimi belirtim. Bana Söğüt Kasabası için kendisinin yardım edebileceğini müsait bir zamanda birlikte Söğüt Kasabasının yaylasına gitmeyi teklif etti. Sevinerek kabul ettik. Aradan zaman geçti. Ya O müsait olmadı ya ben ya da Yakup. Nihayetinde üçümüzün de müsait olacağı bir gün tayin ettik. 18 Nisan Pazar.

          Bir telefon geldi. Arayan Yakup Çetin arkadaşımdı. – Söğütlü bir abi seninle tanışmak istiyor müsait olunca gel tanışın dedi. İş çıkışı yanlarına gittim. Tanıştık. İnternetten fotoğraflarımı gördüğünü ve beğendiğini ifade ettikten sonra Köy Köy Bozkır Fotoğraf Arşivi projeme devam edip etmediğimi sordu. Bende imkânlar el verdiği sürece devam ettiğimi ve edeceğimi belirtim. Bana Söğüt Kasabası için kendisinin yardım edebileceğini müsait bir zamanda birlikte Söğüt Kasabasının yaylasına gitmeyi teklif etti. Sevinerek kabul ettik. Aradan zaman geçti. Ya O müsait olmadı ya ben ya da Yakup. Nihayetinde üçümüzün de müsait olacağı bir gün tayin ettik. 18 Nisan Pazar.


           Zaman su gibi aktı. 17 nisan günü Bozkır yağışlı bir hava hakim olunca üçümüzde de gidememe fikri oluştu. Cumartesi akşama doğru görüşüldü eğer Pazar sabahı güneşli olursa gitmeye karar niyet aldık.

         Pazar sabahı güneşli bir güne uyandık.  Ama hava bir açılıyor bir kapanıyordu. Kararsız kaldık ilk başta. Sonra niyetimiz hayır yola bir düşelim. Bakalım Mevla’m neyler neylerse güzel eyler dedik. Konya’da Söğütlü bir işadamı olan Abdullah TEKE Bey ile Kayacık köyünden Boyacı Bey sabah 9.30 gibi yola çıktılar.  Saat 11 civarı Bozkırda buluştuk.


Kahvede bir çay içtikten sonra erzak alışverişini yaptık. Sağolsun Abdullah Bey Bozkırda misafir sayılmasına rağmen elimizi cebimize attırtmadı. Yola çıktık. Üçpınar kasabasını ve Elmaağaç köyünü geçtikten sonra Göksu deresinin geldiği yöne doğru ilerledik.
 

 

 
Yolda Abdullah Bey bir köprü gösterdi. Tarihi ve iki kemerli bir köprüydü anlaşılan. Ve garip hikâyesini anlattı köprünün. Köprünün yıllar önce iki köy kavgasında bir kemeri köylülerce yıkılıp ulaşıma kapatıldığını… Tabi devletimiz hemen yerine yenisini yapmış.  İlerleyen zamanlarda imkânımız olursa bu köprünün hikâyesini araştırıp sizlerle paylaşacağız inşallah.





 Yol uzun ve garip olaylarla dolu. Bir bağ gösterdi. Aslında dağ gibi duruyor. Dağ teraslanmış. Ve yıllar önce bir kişi buraya binlerce kiraz fidanı dikmiş. Fakat köylüler ile fidan diken kişi arasında zuhur eden tartışma neticesinde bir gece bütün fidanlar kırılmış. Şu an mahkeme sürecinde olan bir dava haline gelmiş.. Kim haklı kim haksızdır o zaman belli olacak ama… Yapılan emek kırılan fidanlar.. Harcanan milyarlar… Bunlar düşünülesi olaylar..



Az ilerledikten sonra bir yer daha gösterdi Abdullah bey. Orasıda dağ gibi ama teraslanmış ve her yerine kiraz fidanı dikilmiş. Göksudan alınan suyla tepeden aşağı damlama su  şeklinde su veriliyor fidanlara.. Bahçe sahibin varlıklı ve doğayı seven bir insan olduğunu öğrendik…

 

 
 

 

 
Yol ilerliyordu Ve Gezleviye yaklaştıkça gelinlik giymiş kız gibi kiraz ağaçları doluydu her taraf.
 Misler gibi çiçek kokuyordu doğa..  Tabi Göksu boyunca ilerlediğimiz için balıkçıları da görüyorduk yol boyunda…

 

 

Gezeleviye gelmiştik. Gezlevinin kendine has  mistik bir doku ve havası vardı adeta. Bakkala uğradık. Karşıda kahvahane gibi biryerde köyün ihtiyarları oturmuş sohbet ediyorlardı.
 
 
 
 
Benim gözüm yolun kenarında satışa hazır bekleyen tüplü kiraz fidanlarına takıldı. Yoldan geçen bir amcaya satılıp satılmadığını sorduk. Satıklık olduğunu ve fiyatının 3-4-5 tl arasında gittiğini pazarlık usulü satıldığı için bizim buraların tabiri ile yendiğine göre satılıyordu. Ve efkarlı bir tonla ekledi Bazen bedava verdiği de olur satıcının. Benim de fidanım vardı  ya satamadım yada sattığımın parasını alamadım bende kızdım döktüm dereye…





Hikaye dolu yolculuğumuza rehberlik eden Abdullah Bey. Bir kaya gösterdi. Adına sağır kaya diyormuş köylüler. Bu kayanın önünden bağırdığınız zaman arka tarafına ses gitmezmiş. Test etmeye niyetlenir gibi olduk ama yolumuz uzundu. Fazla oyalanıp daha güzel yerleri kaçırmak istemedik. Yolumuza deva ettik.
 
 

 Az gittik uz gittik dere tepe düz gittik vardık meşhur Perşembe Yaylasına. Yaylada gözüme ilk çarpan kubbeli ve minaresi olan camii çarptı. Hikayesini anlattı Abdullah bey.. Cami yapılması kararlaştırılırken sadece cami olarak planlanmış. İnşaat tamamlanmak üzere iken ‘’ bu camiye kubbe gerek demişler.. Yapılmış kubbe. Sonra eee minaresiz cami olurmu hiç sesleri yükselmiş ve minarede yapılmış..

 

 

 
 

 

Tam bu manzarayı fotoğraflarken bir hikaye daha. Bulunduğumuz yer tarihten bu yana geçit olarak kullanılan bir yermiş. Ve zamanında yine köyler arası husumete ve kavgaya sebeb olan bir yermiş.. Tabi eskide kaldı onlar diye düşünen olabilir ama.. yok öyle değil. Hala çakmağı çekilmiş bir silah gibi hassas bir nokta. Küçük bir harekette patlamaya hazır…



Yaylanın içine girdik. Tam o kubbeli caminin hemen altında çitle çevrilmiş park gibi bir yer. İçinde üç ayrı pınar. Pınarda ne pınar amma. Suyu buz gibi ama içtikçe içesi gelir insanın. Çok güzel bir su… İnsanların oturması için banklar konulmuş ve birde umumi tuvalet yapılmış.

 

 
Birde şunu öğrenmiş oldum. Yasak böyle deliniyormuş...

 
Az soluklandıktan sonra Abdullah Bey ‘’buraya gelmişken görmeden gitmenzii istemediğim bir yere götüreceğim sizi dedi. Düştük yola. Şimdilik yola düştük tabiî ki…
İleride Hisarlık yaylasından akan suyun yatağında sarı beyaz çiçeklerin oluşturduğu bir renk cümbüşü  vardı. Tam fotojenik bir manzara.. Suya eğildim birkaç kare aldım. Suyun içinde koca bir kaya vardı. O kayaya bir ayağımı koyup değişik açılardan çekim yapmak istiyordum. Gün ışığı karşıma geldiği için mecburen kayanın üzerine tünemeye karar verdim. Tam kayaya iki yağımı birden atmıştım ki… Kaya yuvarlandı bendeniz cuuup suyu boyladı. Ama fotoğraf makinemin suya düşmemesi için verdiğim çabayı ben bilirim. Tamamen suyun içine gömülmüş suyun 15 santim üstünde sol elimde tuttuğum makinemi korumaya çalışıyordum .. Tepeden tırnağa suya batmış ıslanmıştım. Karşıya geçtik. Tabiri yerinde ise çuluğum çıkmıştı.
Karşı tarafta inşaatla uğraşan birilerini gördü Abdullah Bey. Yanlarına gittik. Güzel birde çeşme vardı orada alt tarafı bembeyaz papatya… Derken Allah razı olsun kendilerinden inşaat sahibi abimiz acıdı halime ve kuru elbise verdi… Giyindim. Islak elbiseleri çeşmenin duvarına kurumaya bıraktık. Orada  sahabinin  avrupada oturduğunu öğrendiğimiz bir evin bahçesinden birkaç soğan pürçüğü kopardık. İnşallah hakkını helal eder..

 

Bu evde galiba Söğütlüler Derneği başkanının babasının eviymiş.. Başkanııım ata yadigarı bu ev sahipsiz koyamayın bence..
 
İlerledikçe akan suyun debisi artıyordu. Su öyle bir yerde çağlıyordu ki tam görülmeye değer bir manzara. Yakup koşar adımla ( yuvarlanarak) indi aşağıya. Ben bir defa düştümya temkinli adımlarla indim tabiî ki.. Su berrak mı berrak. Sanki kozasından çıkan pamuk gibiydi suyun köpüğü. Hayran kalmamak elde değil. Abdullah bey küçüklüğünde orada yüzdüklerini ve iki çocuğun boğulduğunu anlattı..
 

 

 

 

 
Suyun aktığı yöne oğru ileryince suyun başka bir yönden gelen su ile birleşip devasa bir mağara düden yutak ne derseniz işte öyle bir yerde yerin altına girdiğini görüm. Rivayete göre yıllar önce birileri buradan saman dökmüş ve samanlar gezlevide de aynı bu yapıyı andırır bir delikten çıkan suda çıkmış. Buranında bir hikâyesi var. Zamanına yine yıllar önce köylüler buranın ağzını kapayıp suyu böğeyip başka yöne aktarmak için düdenin girişine beton duvar örmüş. Fakat söğütlüler kavga döğüş düdenin ağzını açmışlar. Abdullah bey de o kavgada elinde silah bekçilik yaptığı günleri anlatıyor gülerek…
 


 





Balıkçılar burada da var. Küçük böcekleri yem yapıp sirez dedikleri balıktan tutuyorlarmış. İlk bakışta balık olmaz burada dedim. Ama ben ordayken üç tane balık tuttular… Demek ki varmış. Gerçekten görülmeye değer bir doğa harikası. Abdullah bey yaz aylarında su çekilinve mağarada yürüyerek 40-50 metre gidilebildiğini korkmadığın takdirde dahada ileri gidilebilceğini anlattı. Araştırmaya değer bir mağara…

 
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
Geri dönüyorduk.Karnımızda iyce acıkmıştı tabi bir yandan.. 
 
 
Geri dönüp ilk durduğumuz parkın hemen üstünde yaktık ateşi.. Çayımız ve yemeğimiz hazırıdı.
 
 
 
 
 
 
 
Abdullah Bey ben ve boyacı abimiz başladık politikaya Hükümeti kuramadan akşam olduğunu hatırlattı serin esen rüzgar. Dönüş zamanı gelmişti..
 
Abdullah Bey camininn arkasında ki ağaçlandırma çalışmalarını gösterdi... Ağaç kadar güzel bir hizmet varmı ki...
 
 
Ben fotoğraf çekerken caminin hemen yanında ki evin bahçesinde çalışan bir maca ve teyze gözüme çarptı.Çünkü bende onların gözüne çarpmıştım anlaşılan:
 
Abdullah yol üzerinde olan evin sahibinin arkadaşı olduğunu ve ziyaret etmek istediğini söyledi. Gittik tanıştık hoş sohbet ettik İki elde sıkı attık nişane dikip... Kendisine selamlar.. Arka cebimdeki ses kayıt cihazında kayıtlı bütün konuşmaları...:)
 
 

Dönüş istikametimiz Hisarlık yaylası üzeri Dedemli kasabası güzargahı idi. Hisarlık yaylasıda görülmeye değer bir yayla. Ama galiba nerdeyse bir köy büyüklüğünde bir yer. Çok yeni mimariye sahip modern evler yapılmış Üç katlı evleri görünce tuhafıma gitti. Yaylada villa dolu. Tabi araç içinde olduğumdan fotoğraflar çok net çıkmadı.

Yaylayı geçtikten sonra hava hem karardı hemde yağmur inceden inceye ıslatmaya başladı doğayı. Yol boyu sarp uçurumlar ve gündüz gözüyle görülmesi gereken devasa yarlarla dolu bir kanyondu adeta.. Bulutlar dağlarla bir sanki.. Pus çökmüştü aşağı doğru indikçe.. Hadimin yaylaları vardı puslu vadilerin sırtlarında.. Güzel yerler. İnşallah bir gün orayıda gündüz gözüyle görür ve fotoğraflamak nasip olur.

İndikçe indik indikçe indik. Meşhur Dedemli Alabalık Tesislerine geldik. Daha önce gelmek nasip olmamıştı. Tepeden birincisini teğet geçip aşağıda ki tesiste durduk. Manzara dört dörtlük su desen gürül gürül çağlıyor.. Suyun gün yüzü gördüğü noktada yetişen balıkların lezzetini varın siz düşünün..
 
 
 
 Niyetimiz birer bardak çay içmekti ama ben fotoğraf derdine düşünce nasip olmadı. Hava iyce kararmadan dönmek lazımdı. Yeniden düştük yola… Eee taa Konya’ya dönenecekti rehberimiz Abdullah Bey Yolcu yolunda gerek. Yolda herkes yorgun bitkin Yakup hemen uykuya daldı. Abdullah abi beni de uyutacaksınız dedi ve biz yeniden başladık sohbete.. Hükümet kurduk Apo’yu astık kestik Bozkıra geldik. Şoförde ne uyku kaldı ne bitkinlik…

Bir gezide böyle bitti işte. Sözün özü Bozkırın gezilecek görülecek o kadar muhteşem yerleri var ki.. Hangi zihniyet buraları bilirde başka illerde gezmek ister düşünmek gerek… Önce kendi toprağımızı bilmek ve bildirmek gerek diye düşünüyorum öyle de değil mi sizce?


Bu güzel, hikâyeli ve maceralı günümüzde bize hem sponsorluk hem de rehberlik yapan Söğütlü İşadamı Abdullah TEKE Bey’e ve Konya dan bu yana ona eşlik eden Kayacık’lı Boyacı abimize teşekkür ederiz. 
 
19-04-2010 Hüseyin DUMRU
 
 
 

 
 

 
Buda  suya düşmeden önce çektiğim son kare
 

0 yorum:

Yorum Gönder

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More