23 Aralık 2010 Perşembe

BALIKÇILIK.

Bozkır ve çevresinde ne tür balıkların  nerelerde ve hangi yöntemlerle avlanıldığına dair, gördüğüm,duyduğum ve yaşayarak edindiğim bilgileri paylaşmak için...İlk olarak

Bozkır ve çevresinde ne tür balıklar vardır sorusuna cevap arayalım..:)

21 Aralık 2010 Salı

Selin Düşündürdükleri





01 Mart 2004 te İzmir Konya arasında bir dinlenme istasyonunda televizyon‘’ Konya’nın Bozkır İlçesinde su taşkını’ diye bir haber geçiyordu.  Akşama doğru Bozkıra gelmiştim. Hacılar yazıhanesinin ordan karşıya geçememiş çevre yolunun altından dolaşarak geçmiştim.  İlçemde gördüğüm o güne kadar en büyük sel felaketinden geriye kalan manzara dahi ürkütücü idi.
Aradan 6 yıl geçti. Bu altı yılda sel felaketi olabileceği öngörüsü ile yapılan iki faaliyet Arçelik bayisi Ali Ünal’ın dükkânı ile bugünkü Halk Bankası arasındaki seti yıkmak ve her yıl İlçe merkezde ki dere yatağında biriken kumları almak oldu.
Ve altı yıl sonra Çarşamba, ‘’ kükremiş sel gibi bendine sığmayıp’’ yeniden taştı. Üstelik bu defa yalnız da değildi. Sadece kış ve bahar aylarında akan Çökelez Deresi de çoşmuştu. Çünkü rahmet yağıyordu gökten. Olaya hakkaniyetle bakanlar için RAHMET, yüzeysel bakıp bencil düşünenler için AFET’ti yağmurun adı. Ve abalı… Herkes ona buluyordu suçu.. Yağmur çok yağdı… Vurun yağmura. Vurun Abalı’ya.

Salı günü sabahtan yükselmeye başlamıştı Çarşambanın su seviyesi. BEN GELİYORUM!! Diyordu. İkindi vaktine kadar kimse kulak vermedi bu sese… Ama akşama doğru baktılar ki iş ciddi. Baktılar ki suyun şakası yok. Belediyeyi aldı bir telaş. Eee onları da telaş almasında kimi alsın? Daha önce bir afet yaşanmasına rağmen hiçbir tedbir almayan belediyenin eli ayağı tutuşmuştu.  Ne o zaman görevde olan Mehmet Akif ÜLKER nede geçen yıl göreve başlayan Mustafa UYAR bu konuda hiçbir tedbir almamıştı. Şu an koltukta Mustafa UYAR olduğu içinde faturayı ona kesiyoruz..
Belediye anons ile uyarmaya başladı vatandaşları. SU YÜKSELECEK TEDBİRLİ OLUN. O gün akşam saatlerinde ki yağış miktarını ve Çarşambanın yükselişini gören herkes hemfikirdi. ‘’ Çarşamba taşacak’’
Saat 18:00 civarı tarihi köprünün açık 3 gözünün tavanına suyun değmesi için 10 cm kalmıştı. Yürüyerek Hamam Mevkiine gittiğimizde suyun oradan yükselmeye başladığını görmüştüm. Su hızlı bir şekilde yükseliyor, belediye beş dakikada bir anons geçip uyarıyordu.
Anons daha sonra değişti. Önce taşma ihtimaline karşın halkımızın tedbirli olması .. Diyordu sonra ‘’taşkın olacağından ev ve iş yerlerine taşkın önlemek için isteyene kum verileceği’’ bilgisini duyurdu.
Herkes, çay kenarında yani riskli bölgede ev ve iş yeri olanlarda çoşmuş çarşambanın heybetli akışını izliyor. Taşar ama çok taşmaz diye düşünüyordu. Belediye de böyle düşünmüş olmalı ki taşana kadar çalışmalar rutin hızla devam ettirildi.
Su daha sonra köprüyü taşmıştı. Ama asıl felaket köprüden taşan sudan değil, yatağından taşan sudan kaynaklanıyordu.
Çökelez yatağından taşmıştı. Çarşamba yatağından taşmıştı. Çarşamba güçlü akınca Çökelez deresinin önünü kesti ve çökelez artık yatağından çok dışarıdan akıyordu..
O gece sabaha kadar olanlar olmuştu. Kim ne kadar uğraşa da iş işten geçmiş su akıp yatağını bulmuştu.

Ertesi gün sabah görücüye çıkmış gelin adayları gibi iş makineleri boy gösteriyordu Bozkır meydanında. Dükkânların önü çamur evlerin içi balçık… Herkes üzgün ve şaşkın birbirne bakıyor. Kiminin  evini su ve çamur doldurmuş oturmaya kıyamadığı kanepesinin üzerinde su dalgalanıyor kimisinin ekmek teknesi su içinde kalmış.. Herkes ‘’ cana gelen mala gelsin çok şükür can kaybı yok’’ sözünde teselli buluyordu. Ama sözle teselli olunacak gibi değildi ki…

Çarşamba sabahı benim görmeyi umut ettiğim manzara ile gördüğüm manzara arasında ki fark, selden neden bu kadar zarar görüldüğünün izahıydı galiba.
Daha dün gece işyerlerini evlerini su basan kişiler TEDBİRDEN ÖNCE TEMİZLİKe başlamışlardı. Gökten hala rahmet yağıyor ve dağlar hala bembeyaz karla kaplı iken tehlike geçmişçesine temizlik peşindeydi selzedeler. Belediye ve devlet araçları ise istirahatte idi.. Bekliyorum çay kenarına kum torbaları yığılacak, köprünün önünde ki milleme kumlar  temizlenecek… Ama tık yok..

O gün Konyada hızlı tren çalışmaları için bulunan Ulaştırma bakanı Sayın Binali YILDIRIM   ‘ yettim garii’’ diyerek uçup geldi Bozkıra. Bozkırın 2010 yılında gördüğü ve 2. büyük siyasi adamdı. Sorunlara kalıcı ve uzun vadeli çözümler bulmalı demişti konuşmasında. Kalıcı ve uzun vadeli çözüm demek büyük masraf demektiğini Ve Başbakanımız R. Tayyip ERDOĞANın talimatı ile 200bin tl lik afet yardımının müjdesini vererek ayrıldı ilçemizden.
Hala hiçbir tedbir yok. Ne vatandaşta ne devlette. Herkes kokusunu aldığı 200bin liralık afet yardımının derdine düşmüştü.
Zarar gören, görmeyen, az zarar gören, çok zarar gören herkes yardım peşine düştü. Ve DASK kapsamında sigortası olanlar dahi HAKLARININ KAT VE KAT FAZLASI İLE yardımdan pay aldılar. Bu afeti bir sınama vesilesi yapan HAK’ kın hakkıyla değil de Rabbena hep bana anlayışının hakkı ile dağıldı gelen yardım.

Cumartesi günü köyüme; Dere Kasabasına gitmek için bindiğim dolmuştan Çarşambanın yatağını izleyerek gittim. Çay kenarında ki tek bir bahçe yok ki hasar görmemiş olsun.  Nerdeyse çay kenarında temel diye bir şey kalmamış. Çoğu bahçe kum kaplamış vaziyette. Kıt kanaat geçinen köylünün emeği, alın teri akıp gitmiş… Ve benim tok gözlü gariban köylüm. ‘’HAK’ tan geldi diyerek bükmüş boynunu DEVLETE YÜK OLMAYAYIM düşüncesi ile başvuruda dahi bulunmamış. Hoş başvursa da eli boş geri döner bu saatten sonra. Dere yatağına ve hatta derenin üstüne ev ve iş yeri yapan ve bunu yaparken de kılıfına uyduran kişilerden geriye bir şey kalmamıştı çünkü.. Düşünüyorum da bu insanlarda hiç mi Allah korkusu yok? Allah’ın gazabından korkan bir insan nasıl olurda açık bulduğu her kapıdan hırsızlık yapar…

Bu arada hala tarihi köprünün orası kum dolu ve hiçbir yerde tedbir yok… Önümüzde taşkın bakımından tehlikeli 4 ay var. Bu dört ayda taşkın olursa bu defa suçlu kim olur?
İki defa taşkın yaşanmasına rağmen önlem almayan devlet mi? İki defa evleri işyerleri su altında kalmasına rağmen tedbir almayan vatandaş mı? Yatağı her yıl daraltılan Çarşamba mı? Çarşambanın tüm hiddetini içinden geçirmesi için 5 gözlü yapılan, ama şimdi 3 gözlü olan Tarihi köprü mü?
Suçlu devlettir. Suçlu dere yatağına ev ve iş yeri için ruhsat veren devlettir. Suçlu hiçbir tedbir almayan devlettir. Suçlu akşama kadar uyarıldığı halde tam tedbir almayan halktır. Suçlu hepimiz…
Hüseyin DUMRU
21-12-2010












13 Aralık 2010 Pazartesi

Kuşlara Sahip Çıkalım

Kuşlara Sahip Çıkalım






Biraz geç geldi ama çok geçmeden geldi. Tabiatın dinlenmesi için gereken kar yağışı nihayet başladı. Eski insanlarımızın daha sık kullandığı bir tabir vardır yağmur ve kar için.‘’bereket’’yağıyor derler.

İnanış odur ki gökten inen her kar tanesini bir melek indirirmiş. Belki de bu yüzden bereket demişlerdir atalarımız. Düşünsenize gökten melekler iniyor dünyaya… Kar yağışı başladığı zaman ortalık sessizleşir tabiat adeta sanki bir sese kulak verirmişçesine sükûnete girer.

Gökyüzünden inen bereket insanoğlu için inmektedir. Şimdilerde şükürsüzlüğünü en üst seviyede tutan insanoğlu adını kara kış koymuşsa da, kış berekettir.

Kış hem berekettir hem de insanoğlu için sevap kazanmanın, iyilik yapmanın en kolay olduğu bir iklimdir.

Osmanlıda yapılan her sarayda malikânede ve dahi gönlü zengin kişilerin yaptırdığı her ev ve vakıfta’’ kuş sarayları’ varmış. Heybetli, güçlü ve cahil Avrupa’nın ‘barbarı’’ Osmanlının ince ruhuna bakın… Koca koca insanlar, hatırı sayılır devlet adamları evlerine bereket getirsin diye insanlar ile iç içe yaşayan kuşlar için kuş sarayları yapmışlar… Bu yuvaların yapıldığı evlerin geneli ahşap olduğu ve zamanla ahşap binaların yangınla yok olması ile bu saraylardan günümüze çok azı kalmıştır.


Eskiden kabristanlarda görürdüm bazen. Ağaçlara asılan minyatür ev şeklinde kutuları. İnanış odur ki kabristana dikilen her ağaçtan yahut daha açık bir deyişle kurda, kuşa yarar sağlayan her şeyden kabristanda yatana sevap yazılırmış. Gerçi ben bu görüşü doğru bulmasam da ölüye olmasa da diriye, diriye olmasa da tabiata faydası olan bu âdetin terk edilmesine üzülüyorum.

Hemen hemen hepimizin günlük sofrasından artan ekmek kırıntıları yahut yemek artığı olur. Kimi insanımız bu artıkları hayvanlar için ayırır, kimisi ayırır ve tabiata karınca için bırakır ama birçoğumuz çöpe atar… Bir buğday tanesinin ardında ki emeği bilmeden o tane için tabiatın seferber olduğunu unutan bizler maalesef nimete saygısızlık yapıp, israfa girip yiyecekler çöpe atıyoruz…

Ve ne acıdır ki birisinin balkonuna bir kuş konsa ‘’ aman balkonumu pisler, aman alışır astığım çamaşırları pisler’ deyip evimize bereket getirecek olan o kuşları kovmak için elinden geleni yapan insanlarımız da var. Gelin biz evimize gelen bereketi, ayağımıza gelen sevap kazanma fırsatını değerlendirelim. Ya da geçin mevzunun dini getiri yönünü, işin insani tatmin yönünü düşünün.



Soğuktan bütün uzuvları uyuşmuş, açlıktan kanı donmak üzere olan bir kuş yerine koyun kendinizi..Açlıktan toprak yiye yiye taşlığı çamur olmuş..Ve hayatınız birilerinin yediği yemeğin artığına bağlı…



Sevgili hemşerilerim, tabiatın bir dengesi vardır. Bakın bugün tarla sahipleri tarla faresi ile mücadele edememektedir. Buda tabiatın dengesini bozma cehaletine düşmüş insanoğlunun eseridir. Gelin bu tabii dengeyi korumak için, ister sevap için, ister insaniyet için, bu kış ekmek artıklarınızı evinizin balkonuna, ya da daha da hayırlısı olarak kıra, bayıra, kuşların yiyebileceği yerlere bırakın. Balkonunuza koyacağınız küçük bir kaba koyun, kuşların duasını alın. Osmanlının hatırasını canlandırın.






Kışımızın bereketli geçmesi dileği ile..

Hüseyin DUMRU.

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More