15 Ağustos 2011 Pazartesi

BALLI ADANA


Geçen yıl bir tesadüf tatmış olduğumuz lezzeti tazelemenin zamanı gelmişti…

Mehmet Gümüş  abimizin doğal  balının tadına bakalı bir yıl olmuş. Oruçta sıcakta kavruluyoruz. Serin bir mekanda sıcacık sohbet eşliğinde iftar açmak ve sonunda halis bal ziyafeti çekmek..Özlediğim bir lezzetti

Mehmet abi ile konuştuk haftasonu için anlaştık. 14 ağustos 2011 pazarı iftarını Dere Sarıot Yaylasında açacaktık.  Mehmet abi bana “ sen hiçbir şeye karışma, sadece gel yeter” dedi. Biz büyük sözü dinleriz.. Pazar günü saat 15:00 de Bozkırdan hareket ettik.
Ekip: Bıçakcı Kamil, Osman, Sucu Mehmet, Yakup Çetin, Mehmet GÜMÜŞ ve tabiî ki bendeniz..
Yaylalara giden yol Çattan geçiyor, fakat çat ile sarıot yaylası arasında ki yollara yol demeye bin şahit ister.. Ne bakan var ne düzelten, taşlı kayalı bir yol. Bu yüzden biz güzergah olarak Dere-Sorkun-Karacahisar Köyü  güzergahını seçtik.
Tozlu topraklı yollarda ilerliyoruz. Tabi akşam için odun lazım. Odun toplamak için aractan indik. İri yarı altı adam onbeş dakikada ancak iki-üç kucak meşe odunu bulabildik.

Akçapınar Yaylasının altında Çatlıların yeri olan bahçeye doğru gidiyoruz.


Bıçakcı Kamil’in kiraz bahçesinden iftarlık  kiraz toplamaya. Mübarek kiraz taş gibi duruyor. Demek ki hem yükselti hemde su kalitesi kiraza ayrı bir lezzet veriyormuş. Bunu akşam anladık.


Kiraz toplama işimiz bitti. Kamil usta illa BAYAMLI OLUĞU( bademli pınarı) denen çeşmeden su dolduracağım dedi. Halbuki buzzz gibi suyun yanına gidiyorduk. Bu suyu özel kılan bir şeyler olmalı diye düşündüm.
Yol boyunca Mehmet Gümüş işe Sucu Mehmet abi, arı konmuş dikenleri izliyor, kontrol ediyor ve “hımmm arı güzel sarmış dikeni” muhabbeti yapıyorlar. Tabi benim anlamadığım bir muhabbet olunca ben katılamıyorum.


Çat yaylasını geçip Sarıot Yaylasına gireceğimiz yerde yapılan ağaçlandırma çalışmaları sonunda yeşermeye başlayan genç fidanlığa doğru bakıyor ve buranın geleceğini hayal ediyoruz.Yem yeşil bir orman.. Miiss gibi hava bedava, su bedava.. Size gelmesi kalıyor.O da nesi  fidanlığın içinde hayvanlar otluyor.. Devletin oraya acilen bir bekçi  yerleştirmesi ve o genç fidanları koruması lazım.
Sarıot Yaylasını geçiyor KÜLLÜ MUARa doğru ilerliyoruz. Köprüyü geçer geçmez hemen sağa sapıyor ve Mehmet Abinin çadırının olduğu yere geliyoruz.




Malzemeleri  indiriyoruz. İftara daha çok var. Ama hava karanlımadan bal almak gerek akşam iftar için.
Mehmet ağabeyler arıcı elbiselerini giyip kovanların yanına gidiyor. Tabi Yakup  ve bendeniz de peşlerinden korka korka ilerlyor.











Mehmet abi arıların sakinleşmesi için duman yapıyor kovanların üzerine doğru tutuyordu. 


Bir kovan seçip kapağını açtılar.. Kovan malum arı doluJ Önce bir çita çıkarıp inceliyorlar. Sonra bir çita daha çıkarıyor ve ikinci çitayı almayı uygun görüp diğerini bırakıyorlar. Çıtanın üzeri arı kaplı. Devreye özel fırça ve duman giriyor. İki fısfıs ardından fırça ile çıtadan uzaklaştırılıyor arılar.
Ve altın sarısı gibi bal meydana çıkıyor gün ışığında… oyyy oyyy oyy iftara daha 2 saat var…Mübarek adeta beni  ye diyor. Geçen yıl baktık ya tadına.. Hayali bile yetiyor.




Balı çalınan  arılar yavaştan sinirlenmeye başlamış bir tane arı fotoğraf makinemi gözüne dikmiş etrafında dolanıyor. Bende kıpırtı yok. Arı vazgeçip döndüğünde bende şansımı fazla zorlamayıp uzaklaşıyorum ordan.
İftara iki saat var.. Vakit geçirmek için Değirmen örenine HAN MUARI na doğru yürüyüşe çıktık.
Arılar burada da dikenleri sarmış bırakmıyor.. Bal özü alıyorlar.
Mekanın tek  konukları bizler değiliz tabi. Yörüklerin zengin olanı naylon çadır gariban olanı kıl çadırını kurmuş serinliyor.
Buz gibi akan suda küçücük 50 cm çapında odacıklar yapmışlar.Bu odacıklar onların buzdolapları…






Suyun çıktığı yere doğru gidiyoruz. Oruçluyuz ya hani, su sanki beni iç beni iç diye haykırırmışçasına kah şırıl şırıl  kah gürül gürül akıyor.







Çiçekler rengarenk olurda  dağ arıları renksiz olur mu? Onlar da rengarenk.









Buna yürek dayanmaz deyip geri dönüyoruz. Yolda Manavgatlı bir amca. Hemen önümüzü kesip GBT ( güvenlik birimleri tahkikatı)mizi alıyor. Kimsiniz? Nerelisiniz? Nerden gelir nere gidersiniz? Gerekli ifadeyi verdikten sonra fotoğraf çekebilirmiyiz dedik



.  Amca başladı türkü çağırmaya.. Sarıot yaylasını yaylayaaamadım.


Kaldı iftara  bir saat.
Çadrırın oraya döndüğümüzde Kamil usta birmeydan ateşi yakmışki alevi bir buçuk metre sünüyor. Yanıyorda kuru meşe dağda yanıyor… 


Ateşin hemen yanına kazdıkları bir hendeğe, ateşten dökülen korları topluyorlar ki  iftarda aç kalmayalım.
Bir yandan da ikiye böldüğü domatesleri ızgaraya yerleştiriyor. Korun üzerinde usul usul pişen domatesler adeta kaynıyor. Cızzzzıırr cızzzzııır.




Çadırın içinde Sucu Mehmet abi salata yapıyor.  Serçe parmak ucu  gibi kıyılmış domates, ve salatalık. Tuzu  son dakikalara bırakıyor ki çok sulanmasın.. Soğanı da son dakikaya bırakıyor ki kokmasın. Eee işi bilen adamın hali başka pirim…



Dönelim ocak başına. Kamil usta soğanları ve biberleri de döşemiş korun üzerine.. Usul usul onlarda pişiyor.
Veee esas oğlan sahnede.. ADANA ŞİŞ:


Meğer bizim Bıçakcı Kamil önceden lokantacı imiş.. Bugün sırtımız yere gelmez bizim. İki tane aşçı var ekipte. Kamil usta parmakları ile yoğurduğu harcı şişlere yamayıp birde su ile sıvazlıyor ki dökülmesin. 


Adananın iki inceliğini de laf arasında söyleyiveriyor. Biiir. Pul biberleri hafiften  yıkayacaksın ki boyası çıksın. İkiiii şiş çubukları ne kadar soğuk olursa et şişde o kadar rahat durur, dökülmez.
Acıktık kamil usta…Acele yok. Daha ifatara çok var…
Korun üzerine şişler döşendikçe bizim mide cız ediyor. Hele şişlerde ki  yağ kendini salıp kora damlayıp yanıyorya.. İşte onun o kokusu  son vuruşu yapıyor..




Yoook burada durulmaz. Ben birde çadırı kolaçan edeyim diyor çadıra gidiyorum. Orada da gümüş abi mercimek çorbasını yapmış, tavada tereyağı eritiyor.. Oyy oyyy oyy dağda aç karna… Oruç gitti gidecek. sabır yaaa Rab.
Çorba işini  bitiren gümüş abi, soğuması için kenara koyduğu çitayı alıp bir peteği ikiye bölüyor. Ve  tabağa dilim dilim çıkarıyor. Balın kokusu tarifsiz.. Altın sarısı gibi. Pırıl pırıl.. türül türül.


.İftara 20 dakika kaldı..
Yakup ile su doldurmaya gidiyor geliyoruz. Saat 19:45
Benim bildiğim iftar 19:58 de oluyordu ama biz garanti olsun diye 20:08’e kadar bekledik, çünkü hiç birimizin saati bir birini tutmuyordu.
Bu arada ben ocağın kenarında kaynayan güğümden aldığım sıcak suya bir tatlı kaşığı bal salladım ki midemiz bir anda şişmesin. O kadar yemek boşa gitmesin.
 Vee iftar vakti.. Allah kabul etsin. İftarımızı açıyor, gümüş abinin çorbası, sucu memet abinin salatası, Kamil ustanın adanası … Hepsinin ruhuna Fatiha…


Yemek bitti sıra tatlıya geldi.. Bal kovandan yeni çıktığı için su gibi akıp gidiyor.  Bana zararı yok diyorum ve baldan da nasibimizi afiyetle yiyoruz.
Sıra geldi çaya.. Yalnız havada bi soğudu ki dışarıda duracak gibi değil. Ben üşünük adamım. Kendimi çadıra attım. Zaman içerisinde soğuğa mertlik olmayacağını anlayan diğer arkadaşlardan bir bir düştüler cadırın içine..
Çayımızı içiyoruz. İçim ısındı bee… Dünya varmış. Her şey bir yana.. çay bir yana..
Saat olmuş 22:45 dönme vaktidir..
Bize bu günü sunan. Mehmet GÜMÜŞ’e. Sucu Mehmet abiye.. Bıçakcı Kamil’e. Teşekkürlerimle.. Allahım ağız tadı ile yemek yedirtmek nasip eylesin…


15-08-2011 Hüseyin DUMRU




0 yorum:

Yorum Gönder

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More