3 Mayıs 2012 Perşembe

Hesapsız Yollar


Karar sabah alındı. Konya’nın Bozkır İlçesinden yola çıkılacak, Dere-Sorkun-Çağlayan Yaylaları Sarıot Gölü ve yaylası Çağlayan Göleti, Aygır Gediği güzergâhı gezilecekti.
4*4 Aracımızı bir garibana bağışladığımız için Çinlilerin sayesinde doyasıya gezi yaptığımız çin işi motosikletime bir heybe, heybenin bir gözüne motosiklet malzemeleri, diğer gözüne 2,80 tl lik bir kangal sucuk 3 patates, kara çaydanlık çay şeker bardak ve su bidonlarını atıp düştük yollara.
Bozkırdan Dere yoluna saptık. 



Sırası ile Çağlayan, Dere ve Sorkun kasabasının asfaltlarını ağlattıktan sonra taşlı tozlu yayla yollarında biz ağlamaya başladık. Yolda bir yerde durup yakacak topladıktan sonra yola devam..














25-30 dakika süren zorlu bir tırmanıştan sonra Dikilitaş Yaylasına varmadan 1-2 km geride bulunan tarihi Sarnıçı görmek ve görüntülemek için mola verdik.



 Sarnıcın yapılış tarihi hakkında net bir bilgiye sahip olmasak da mimarisine baktığımız zaman Selçuklu mimarisine benzemektedir. Sarnıç taş ve harçtan örülmüş 3 kemer üzerine inşa edilmiş. İçerisinde suya rahat ulaşabilmek için tahtadan bir yol yapılmış olduğunu belki yüzlerce yıldır suyun içinde bekleyen kazıklardan anlamak mümkün. Sarnıcın iç ısısı muhtemel 5 derecenin altında sabit duruyor. Sarnıcı görüntüledikten sonra yolumuza devam ediyoruz.






Yol boyunca ardıç ve pür (göknar) ağaçlarının kokusu ile kekik kokuları bir birine karışmış bir şekilde soluduğumuz her nefesi daha çekilesi hale getirmişti. 







Nihayetinde yayla gözüktü. Yaylada çok sayıda örme ev ve daha çok sayıda beton evler var. Birkaç tanede villa tarzı bina görmek mümkün.  Yayla yeşil beyaz bir örtü bürünmüş adeta. Karın kalktığı toprak örtüsünü hemen yeşillikler, çiğdemler ve daha sayısız çiçekler kaplamış.


















 En güzeli de sarıçiğdemler. 





Bahar gibi, toprak gibi salmış kokusunu etrafa..Yayla evlerini kontol etmek için 3 aile gelmiş.. Yalnız değiliz yani…
Dikilitaş yaylasında ki işimiz bitmiş ve yaylanın hemen aşağısında ki “Uzun Yazı”  ve oradan da Sorkun Yaylası yolunda ilerliyoruz. Yolun birkaç yerinde 1-2 metre kar kütlesini kaldıran dozerin açtığı gedikten geçiyoruz. Zirve bir yerden güzergâhımızı kontrol edip inişe geçiyoruz.







Sorkun yaylasında hiç kimse yok. İnmeye devam ediyoruz. Hemen solumuzda bir mermer ocağı var. Kırmızı mermer çıkaran bir şirket belki 6-7 yıldır burada mermer çıkarmakta.  Mermer ocağını geçiyoruz. İlk sapaktan sola dönüp dipsiz göle doğru ilerliyoruz. Dipsiz gölden ve dağlardan gelen kar suları kıvrım olmuş akıyorlar Süleğe doğru. 
Kıvrılan yollar nihayetinde bizi Torosların zirvesinde adeta bir nazar boncuğu gibi duran Dipsiz Göl’e götürdü.
 Yaylalarda ki betonlaşma burada üst seviyede.. Güzelim doğa betonların boğuculuğuna teslim olmuş.




 Adına efsaneler dillenen göl hakkında bildiklerimi yazacak olursam. Halk efsanesi olarak oluşumu hayvanlarını yatırmak için gece yarısı ovaya gelen çoban sabah baksa ki hayvanlarını yatırdığı yerde hayvanları yerine göl durmuş. Gölde çok büyük balıklar varmış. Göl birisini yutacağı zaman düden oluşturur ötermiş. Eğer göle bir hayvan kurban edilmezse muhakkak birisini yutarmış. Çeşitli nedenlerle suya giren ve boğulan insanlar olmuş kimi zaman boğulanlara ait cesetler tüm aramalara rağmen bulunamamıştır. Bu nedenden dolayı bu ad verilmiş olsa gerek. Öte yandan Selçuk Ünv tarafından yapılan bilimsel çalışmaya göre ise gölün en derin noktası 17 metredir. Bana sorarsanız ben 50 metre civarlarında bir obruk gölü derim.



Vakit öğleyi geçmiş. Midelerden açlık sesleri gelmeye başlamıştı. Yoldan topladığımız çalılarla ateşimizi yakıp çay koyduk. Çayın yanında ince dilimlenmiş patates ve kalın dilimlenmiş sucuk şiş var. Çayı demledikten sonra ocaktan indirip yerine şişlerimizi koyduk. Hemen on dakikada az çiğli patates yanmaya yüz tutmuş sucukla ekmek arası yapıp çay eşliğinde karnımızı doyurduk. Yola devam...

Karacahisar yaylasına geliyoruz. Çok şükür ki burada beton bina nerdeyse yok denecek kadar az.
Karacahisar Yaylasını geçiyor Sarıota doğru ilerliyoruz.



 Yolun hemen solunda yine halkın inanışına göre böbrek taşlarını döktüğüne inanılan bir çeşme mevcut. Çeşmenin hemen üstünden adeta küçük bir dere olmuş akıyor kar suları. Bizde şifa niyetiyle besmele çekip sularımızı doldurduk.





Yolumuzu yatağını aşmış Sarıot Gölü kesiyor… Yol bitti. Geri dönmeyi hiç istemiyor canımız. Bir ön incelemeden sonra sulardan geçebilirsek dağı aşırıp yeniden yola inebileceğimiz kanaatine ulaştım. 


Bata çıka da olsa suyu geçtik. Motosikleti geven dikenlerinin arasından 45 dereceden dik olan tepelerden aşırtıp  yola indirmeyi başarmıştım. 



Bunu başarmıştım ama yolumuzu göl suları yeniden kesmişti… 


Tekrar tepelere çıktım. İnecek bir yer bulana kadar çok uğraştım ve nihayetinde buldum diye seviniyordum ki… Maalesef yol burada bitmişti… Su geçilecek gibi değildi. İki seçeneğimiz vardı. Ya geldiğimiz yoldan geri dönecektik ki bu bana göre değildi ya da dağların dibine doğru nereye gittiğini bilmediğimiz yoldan devam edecektik. Arkadaşımda benim gibi düşünmüştü. Yolda ilerliyor ama bir yandan da yolun ilerisinin kapalı olabileceği şüphesi moralimizi bozuyordu. . En kararsız olduğum yerde yeniye benzeyen bir teker izi vardı. İzi kontrol ettiğimde izin bir gün öncesine ait olduğunu anladım. Sevindik bir an. Açık bir yol bulmuştuk. Yoldan ilerliyor fakat yolun bizi nereye götüreceğini bilmiyorduk.
Anlatılanlardan aklımda kalanlara göre bu yol bizi Üçpınar Yaylalarına, Tufan Deresi’ne götürecekti. 



Yol boyu kardan ve fırtınadan yıkılmış ağaçlar vardı. Biraz ilerledikten sonra bir ev gördük.. derken bir tane daha, bir tane daha.. Ve yaylada bir araç.. Yani insan… Bir yerleşim yeri görmek insanı ne kadar mutlu edebilirse ondan çok daha fazla mutlu etmişti yolu sorabileceğimiz birilerini görmek.
Yaylanın girişinde hanaylar vardı. Ve her hanayın üstünde bakımlı olduğu anlaşılır kütükler vardı.. Tam arı bakılacak bir yerdi burası. Bahçelerde genelde kiraz dikili. Alçaklarda son kirazlar toplanırken burada daha yeni çiçeğe düşecekti kirazlar. Kirazlığın birinde ağaçlara bordo bulamacı atan bir kadın ve erkek vardı. Yaklaşıp selam verdim. Hemen Bozkır’a nasıl gidebileceğimiz sordum. Aldığım cevap çok güzel bir yol tarifi idi… Teker izini takip et! Bizde öyle yaptık. Düştük teker izinin peşine…
 
 Gece karanlığına kalmak, yol yürümek bunlar değildi kafamıza takılan, canımızı sıkan.Motorsikletin heybesinde hipotermi battaniyesi vardı iki tane.. En kötü ihtimalle bir yerlere bir ateş yakar yanına kıvrılırdık. Lakin hiç kimse nereye gittiğimiz bilmiyordu. Aniden karar verip düşmüştük yola… sevenlerimiz merak ederdi.. Derdimi bu.

Yolun hemen bir köye çıkmasını bekliyor umut, ediyorduk. Çünkü yakıtımız az kalmış, telefonlarımız çekmiyor ve hava kararmak üzere idi..Lakin yol uzadıkça uzuyordu sanki… Anlatılanlardan aklımda kalana göre  geçtiğimiz yer Tufan Deresi olmalıydı..



 Her yerinden su çıkıyordu adeta.. Yemyeşil çimenler ihtityarlamış söğüt ağaçları ve bir birinden uzun hatılı olan çeşmeler… Yaz başlangıcında gezip görmek gerekirdi buraları. Şimdi seyir zamanı değildi. İleride bir yaylanın daha içinden geçiyorduk ki yolda yürüyen birkaç bayanı durdurup “ Üçpınara ne kadar kaldı ?” diye sorduğumda aldığım cevap ürkütücü idi.. “Bir saat kadar daha gideceksiniz” Kadına teşekkür bile etmeden hızlı bir şekilde  yola  devam ettim. Kendi kendimizi teselli ediyorduk. “bence kadın yanlış söyledi yaya olarak bir saattir…”
Geçtiğimiz bitmek bilmeyen yollar bulutların arkasından pis pis sırıtan güneş kadının haklı olduğunu anlatıyordu bize… Tufan deresinde öyle bir su akıyor ki Çarşamba Çayından farksız.  Bir yerde akan su yar yapmış kendine 8-10 metrelik bir şelale oluşmuş… Manzara güzel ama akşam olmak üzere…



Yolda önümüze bir taksi çıktı. Hemen taksinin önüne geçtim ki yakıtımız biterse bizi medeniyete götürecek bir aracımız olsun. Gerçi bir ara kontrol etmiştim. Yakıt durumumuz bizi en az bir saat daha idare ederdi ama temkin gibisi de yoktur tabi ki… Dayanamayıp aracı durdurduk. Sorumuz aynı 
- Bozkır’a daha ne kadar var?” Adam bizden şüphelenip iyice bir süzdükten sonra 
-siz nerelisiniz?
- Bozkırlıyız. Deyince şaşkın bir ifade ile
- Bozkırlı olup da nasıl bilmezsiniz buraları?
-Bilmiyoruz..Bilsek sormayız…
-Nerden geldiniz buraya?
-Sarıot Tarafından.
- O yol açık mı? Nasıl geldiniz?
-Orası uzun hikâye dayı ama yol kapalı… Şimdi bizim daha ne kadar yolumuz kaldı.
- en az yarım saat…

Yola devam ediyoruz.15-20 dakika sonra Soğucak olduğuna kanaat getirdiğimiz bir köy çıktı karşımıza.. 

Evet, burası Soğucak Köyü idi… Artık bildiğimiz bir yola girmiştik. 




Soğucak köyünün üstünden akan bir şelale son fotoğrafladığımız yer oldu. Asfalt yola kavuşmanın, mutluluğu bambaşka idi…


01-05-2012 Hüseyin DUMRU

0 yorum:

Yorum Gönder

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More